“Bosna Bizim Neyimiz Olur?”

ali doğan ilbey ile ilgili görsel sonucu
Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Kültür ve Medeniyet Topluluğu’nun 4 Kasım 2015 tarihinde tertip ettiği “Bosna Bizim Neyimiz Olur” adlı programda, Osmanlı’nın yaydığı ve yaşattığı millet düşüncesiyle gönlümün sürur bulduğu birkaç saatlik saadet yaşadım.
Milletdaşlığımızın, kardeşliğimizin dile gelip duygulandığım ve evlad-ı fatihan Bosnalıların gönlümde ziyadesiyle yer ettiği bu fikirli program, KSÜ’nün Basın ve Yayın Uzmanı Mehmet Yaşar’ın takdimi ve Bosna üstüne okuduğu şiirle başladı.
Ardından Kültür ve Medeniyet Topluluğu’nun Başkanı ve Semerkand-Mostar Gençlik Grubu’nun temsilcilerinden Ferhat Ağca Bosna intibalarını ve programın gayesini duygulu bir şekilde anlattı.
On yıldan fazla oldu ki, Osman Nalbant ağabey, Evlâd-ı Fatihan Bosna’yı anlattıkça Bosna yüreğimde dindiremediğim bir yara, bir dâüssıla hâline gelmişti. Mostar Dergisi’nin Genel Yayın Müdürlüğünü yaptığı yıllar içinde Semerkand-Mostar Grubu’nun temsilcisi olarak nice kültür ve medeniyet erbabını defalarca Bosna’ya taşıdı.

Benim halkım hangi ara bu kadar insafsız oldu?

Ben yıllar süren derin bir uykudaydım da yeni mi uyandım…

Benim “karşısındaki incinir” diye lafını kuyumcu terazisinde tartıp öyle söyleyen o saf, temiz, duru, merhametli, şefkatli halkıma ne oldu?

Benim halkım hangi ara bu kadar zalim, bu kadar merhametsiz, bu kadar gaddar oldu da benim haberim olmadı.

Karıncayı incitmekten bile korkan bu necip millet hangi ara eşinin, dostunun, arkadaşının, komşusunun kalbine ayaklarıyla basar oldu, kalbini ezer oldu.

Yahu bu halk hangi ara kaybetti insanlığını.

Hangi ara bu kadar nezaketsiz, kaba, saygısız bir toplum olduk söyleyin hele…

Kurbanınız olayım söyleyin biz hangi ara bu hale düştük…
........…

GÖRSEL; İKİ TARAFI KESKİN KILIÇ

GÖRSEL; İKİ TARAFI KESKİN KILIÇ

Birine aradığı yeri/adresi iyi bildiğiniz yol üzerinden tarif edersiniz ama muhatabınızın orayı bulup bulamayacağı, sizin ağzınızdan çıkan sözlerin onun zihnine ulaştığında alacağı şekle bağlıdır. Eliyle koymuş gibi bulması da mümkündür; hiç alakasız yollara saparak, varması gereken yerden uzak düşüp gıyabınızda ‘saydırması’ da pekala ihtimal dahilindedir. Bilhassa teknik adamlar ve bu konunun önemini bilenler, eğer mümkünse küçük bir kağıda lafzen söylediğini basit çizgilerle bir tür ‘ilkel resim’ oluşturacak bir şema çizerek yolcunun eline tutuştururlar. Ki, yol boyunca ellerinde, güzergah ile kıyaslayıp doğru yolda olup olmadıklarını belirleyebilecekleri ‘yarı somut’ diyebileceğimiz bir araç olsun..Bu yöntem hem akılda tutulması zor olacak kadar çok söz söyleme ihtiyacını ortadan kaldırır, hem de bir takım sembolleri o şekle/şemaya kolayca ilave etmek suretiyle kıyaslamanın daha sağlıklı yapılabilmesini mümkün kılar.

TUZAK (Sıddık Altunbaş)


Benzerlerini çeşitli yayın organlarında daha önce de gördüğümüz türden, marastimes.com’da yayınlanan haber: “Kahramanmaraş Piazza’da Görsel Şölen” başlığını taşıyor. Bir hattatın aylar boyu göz nuru dökerek hazırladığı yazıları/levhaları sergilemesine imkan verilerek ‘ziyaretçi’lerin ilgisine, istifadesine sunulmuş. Söz konusu mekan(lar)da bu etkinlik ilk değil, son da olmayacak. Bu mekan bir alışveriş merkezi yani bilinen kısa adıyla AVM. Yani, bütün derdin ve gözetilen esas amacın, algı yönetimi dahil Kapitalizmin geliştirdiği her türlü yöntemi kullanarak geniş kitleleri oraya çekmek ve bu cazibeden kendini alıkoyamayanların cebinde olan ve hatta olmayan parayı olabildiğince bu sistemin temsilcilerinin hesabına aktarmak olduğu bir yapı.

Bir de güzel(!) özelliği var; parayı verenin kim olduğu, kime-neye mensup olduğu, nasıl bir kişilik yapısına sahip olduğu (hatta kişiliğinin olup olmadığı) onu hiç ilgilendirmez. Eli ve cebi olan, aklını, sorgulamacı yanını yatıştırmaya meyilli olan her meşrepten insan hedef kitlesinin bir parçasıdır. Mühim olan çağrıya icabet edilmesi, sunulan cazibeye direnilmeyerek o yapıdan içeriye adımın atılmasıdır. Göze kestirilen hedef, kapana bir kere düştü mü gerisi kolay! Bu yapıların birer kapan/tuzak olduğunu anlamak için allâme olmaya da gerek yok; herhangi bir kapanın yapısına, mantığına biraz aşina olmak yeter. Kapanın çok çeşitleri olsa da; temel olarak içeride ne olup bittiğini dışarıya yansıtmayan geçici veya kalıcı bir ‘yapı’ya kapanı kuranın tayin ettiği bir delikten girilir veya bir düzeneği harekete geçirecek adım atılır, gerisi malum. Yalnız bir farkla ki, burada amaç kurbanı bir seferde safdışı etmek olmadığı için, maksat hasıl olunca fiziksel ve duygusal olarak kendini iyi hissederek oradan çıkabilecek kadar özgür(!) olmalıdır, ki tekrar-be-tekrar gelebilsin. Bunun için de gerekli bütün şartlar, muhtelif ‘beyin yıkama’ yöntemleriyle ön-yıkama yapılarak günler, aylar öncesinden hazırlanır ve herhangi bir unutmayı, ihmali yahut tavsatmayı önlemek için farklı isimler altında yapılan bu çalışma süreklilik arzeder.

Tezgaha girip çıkanın zaman zaman aklı zonklasa da bunun bir önemi yok. Toplumda, çevrede, ailede bu zonklamayı yatıştıracak yığınla gönüllü(!) imdada yetişir!

Peki, kapitalizmin mâbetleri olarak nitelendirilen bu AVM’lerde kadim kültürümüzün ve İslam dinini merkeze koyarak görkemli bir medeniyeti inşa etmiş olan hayat tarzımızın çok mühim bir unsuru olarak gelişmiş Hat Sanatı’na dair sergi açılması kim açısından neyi ifade ediyor? Hadi avâmı anladık diyelim; bu sanatları temsil ettiği iddiasında olan ve meşgalesi bu iddia ile çelişmeyen insanların bu gibi tekliflere koşarak gitmelerini ya da bizzat talep etmelerini ne ile açıklayacağız? Acaba, Kapitalizmin hidayete ermesi umuduyla yapılan bir tebliğ gayreti midir?

Mesela; bu sergi sahibi, “eserlerimi sergimek için bu mekanı seçmekle yatıp kalkıp alenen veya zımnen Batı tipi hayat tarzına mesafeli duran bir kesimin bu mâbetlere ayağını alıştırmaya hizmet etmiş olur muyum?” kaygısını aklından geçirmiş midir acaba, ya da böyle bir kaygı zâid midir?

Benzer kaygıları mesela, okuyuculara kitap imzalama âyinleri düzenlenmesi için de dile getirmek mümkündür. Esasında nerede yapılırsa yapılsın, müellifle okuyucu arasındaki münasebette imza meselesinin topluca icra edilen nevzuhur bir ritüel haline getirilmesinin bile bu münasebetin tılsımını bozup sıradanlaştırdığı kanaatindeyim. Diyelim ki bir kitap fuarında ya da yayınevi bünyesinde yapıldığı takdirde bunu bir şekilde tevil etsek bile ismi kitap ile müsemmâ olan kütüphanelerin veya mesela müellifin akademisyen olduğu durumlarda akademik mekanların bu ‘âyin’lere evsahipliği yapmıyor olması, kanatimce bu faaliyetlerin gerçek amacının ne olduğunu sorgulamak için yeterli sebeptir.

Bir AVM’de Batı kültürünü ve dünya görüşünü temsil eden bir sergi ya da başka türlü bir faaliyet düzenlenmesi mühim bir tenâkuz teşkil etmeyebilir. Fakat, Türk-İslam Medeniyeti’nin göz kamaştıran inceliklerini, kadim kültürümüzün seçkin örneklerini, ağırlıklı olarak kendilerini bu medeniyetin varisi addedenlere sunmak üzere, Kapitalizmin “azizleri”nin ruhlarının kol gezdiği bu mekanları tercih etmenin ne anlama geldiği üzerinde hassaten düşünülmesi gerekir. Bu durum ‘Müslüman mahallesinde salyangoz satmak’tan daha mı ehvendir!?

Şayet sergilenen o levhaların birinde şâirin “Bâtıl hemîşe bâtıl u merdûddur velî / Müşkil budur ki sûret-i haktan zuhûr ide” beyti de yer buluyorsa o zaman “Kel Keyfim Kel”!.

SEVGİNİN GÜCÜ (Mustafa Okumuş)

Ne zaman toplumsallığı inciten, değer yargılarımı yaralayan bir davranışla karşılaşsam, gönlüm kırılganlaşır, beklentilerim çıkmaza girer, bir başka bahara kalır. Olumsuzlukların acısını tek yanlı bir hoşgörüye yükler, kendimi rahatlatmaya çalışırım. Ama kolay olmaz bu. Boş ver desem de antenlerim çalışır. Önce kendimi sorgularım. Sonra da empati kurmaya yönelir, batan dikeni çıkarmaya çalışırım, yüreğim acısa da…
Bu arada beynimin ekranına onca soru ve yanıt çöreklenir; çözüm beklerler benden. Aczimi kabul etsem bile ikna edemem onları. Bu yüzden seçenekleri irdeleme gereği duyarım. Sonunda bir seçim yapmak zorunda kalırım. Sevgi ya da sevgisizlikte yoğunlaşırım. Sevgisizliği ve de acımasızlığı itici, yıkıcı bulur, elerim. Çünkü sevgisizlik bencilliğin güdümündedir. Oysa sevgi öyle mi? Sevgi diyagramdır. Özü çekici, birleştirici, otayıcı, paylaşımcı ve dayanışmacı dediğimde, toplumsal sorunlarımızın tümünün temelinde bir dinamit gibi sevgisizliğin sonucu olan acımasızlığın yattığını kabul ederim.

Komşu Gezmesi (Sıddık Altunbaş)


Komşunuz vardır, ‘bir mâniniz yoksa kahve içmeye gelmek isterim’ şeklinde bir haber salarsınız yahut kendiniz sorarsınız. Genellikle de buna bir mâni olmaz, ‘buyur gel, memnun olurum’ denilerek kahvenin yolu açılır. Hani bu kahve içmeye bahane, sadece bir görüşme, muhabbet etme isteği olsa, ilk akla gelen komşuyu çağırmaktır. Fakat, mesela bir iç daralması veya bir tebdil-i mekan ihtiyacı sözkonusu ise bahanesi kahve olan komşu ziyareti daha tercihe şayan görülür ve imdada yetişir.

Bu kenarda duradursun..
*******
“Ben onunla içimden konuşuyordum” diyor Cahit Zarifoğlu. Ne demekse!.. Nasıl bir şeyse ‘içinden konuşmak’!?. ‘İçindeki’ ile konuşmak mı, yoksa ‘dışındaki’nin, uzağındakinin içiyle içten içe, ‘kâl’den ve ‘hâl’den farklı bir iletişim dili mi geliştirdiler, bilinmez..

ÜLKEMİZDE VE TÜRK DÜNYASINDA TÜRK TARIHI ÖĞRETIMINİN MESELELERI

ÜLKEMİZDE VE TÜRK DÜNYASINDA TÜRK TARIHI ÖĞRETIMINİN MESELELERI

Türk Ocakları Kahramanmaraş Şûbesinin 2013-14 yılı güz dönemi sohbet ve konferansları dizisinin son programı, tarih öğretiminin meselelerine ayrılmıştı. Sohbetin konuşmacısı olan K.S.Ü. Tarih Bölümü öğretim üyelerinden Doç. Dr. Mehmet Suat Bal, iki yıl önce İstanbul Türk Ocakları’nın Marmara Üniversitesi ve TİKA ile işbirliği hâlinde bu konuda düzenledikleri uluslar-arası bir Bilgi Şölenine de katılmıştı. Orada temel soru şu idi: Gerek ülkemizde, gerekse bütünüyle Türk Dünyasında Türk Tarihi ne kadar isabetli ve maksada uygun bir şekilde okutulabiliyor? Ve bu konunun önünde hangi engeller yaşanmaktadır?

Şûbe Başkanı Dr. Abdullah Tekinşen’in, konunun önemini vurgulayan takdiminden sonra Doç Dr. Mehmet Suat Bal söz aldı. Doç. Bal, ortak tarih yazımı ve öğretiminin sadece bize ve Türk Dünyasına has bir melese olmadığını, II. Dünya Savaşından sonra, o büyük kavgaya rağmen vaktiyle Avrupa Biriliği fikrinin bile onların kendi ortak tarihlerini yazma projesiyle başladığını; oysa ayni milletin dalları olarak bu konunun bizler için daha önemli ve Avrupalılara göre daha kolay olduğunu söylemekle başladı. Hep verilen örnekler olması hasebiyle; Yıldırım Bayezid-Timur kavgasının, Yavuz Sultan Selim-Şah İsmail kavgasının tek bir taraftan bakılarak yazılıp öğretilmesinin bugün Türk Dünyasının işbirliği ve kültürel bütünlüğü dâvasını zedelediğini, âdeta ortak tarih bilinci oluşturmamızı engellediğini, bunları engel olmaktan çıkarmanın ise bizim ve Avrasya’da yaşayan bütün Türk devletlerinin işi olduğunu, özellikle her ülkenin tarihçilerine bu konuda çok görev düştüğünü vurguladı.

SAVRUK SAVRULUYOR MU? (Abdulhakim Eren)

Kahramanmaraş'ı tanımak, incelemek, öğrenmek, bilmek, tanıtmak, sevdirmek, tartıştırmak için il içi kültür-sanat, inceleme araştırma v.b. amaçlı geziler yapıyoruz yıllardır

2013 gezilerimizi BİLSEK' in organizasyonu, Kültür-Sanat Derneği, KAFSAD, Kültür Sanat Evi, Üniversitelerden katılanlar, Kültür Sanat Platformu Derneği yayıncı kuruluşlar, yazarlar, öğretmenler, sanat adamları, profesörler, öğrenciler, doktorlar velhasıl her meslek gurubundan insanlarla, doğa, sanat, kültür severlerle yaptık bu güne kadar.

Güzel Sanatlar Fakültesinde Bir Güzel Adam: Prof.Dr. MEHMET ÖZKARCI

Geçtiğimiz günlerde “birkaç güzel adamla” birlikte “bir güzel adamı” ziyarete gittik.
Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi’nin yeni rektörü Prof. Dr. Durmuş Deveci, KSÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanlığına Prof. Dr. Mehmet Özkarcı’yı atadı.
Özkarcı herşeyden önce gerçekten güzel bir insan.
Bu ülkeyi de, bu şehri de çok seviyor.
Çalışkan… Üretken…  Vizyon sahibi… Güzel de bir yüreğe sahip…
Sayın Mehmet Özkarcı’yı Kültür Sanat Derneği Başkanı Abdulhakim Eren, BİLSEK Başkanı Mehmet Köşk, Abdulgaffar Polat, Ramazan Avcı ile birlikte ziyare ettik.

ŞEHİR KİMLİĞİ ÇALIŞTAYI (Sıddık Altunbaş)

 the
81 ilde yapılması planlanan bu çalıştay dizisinin dokuzuncusu 20 Ocak 2015’te Çevre ve Şehircilik Bakanı Sn. İdris Güllüce’nin de katılımıyla Kahramanmaraş’ta gerçekleştirilecek. Bakanlığın, bu çalıştayın yol haritası mahiyetindeki ilgili yönergesi çerçevesinde bazı düşüncelerimi paylaşmak isterim..

Bu çalıştaylar dizisinde Maraş’ın “zor bir şehir” olarak öne çıkacağını tahmin ediyorum. Neden zor? Çünkü son derece çeşitli ve zengin potansiyeline rağmen bu imkanları harekete geçirmekte çok geç kalmış, bunu farkedip harekete geçmesinden sonra da geç kalmışlığın getirdiği telaş ve arayışla, takriben son 30-40 yıl gibi çok kısa bir zamana, gelişme adına çok sayıda telafisi zor hataları sığdırmış bir şehirdir.

Popüler Yayınlar